logo
Reklam

Güçer Kafa



Akıl Dişi Ağrıyan Adam Ya da Halis Münevver

Güçer Kafa
Güçer Kafa

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

—Durmuş HOCAOĞLU Üstâdıma…

Akıl dişi ağrıyan adam… Uzandığı nokta meçhul olan eski zamanlardan bugüne… Ve kıyamete dek süzülen gelecek için… Lazımsın sen! Sözün kifayet etmediğini düşünecek kadar bile yeise düşmek haram bize… Dil kelâma imkân verdiği müddetçe, kalemin tekaüde ayrılma imkânı yok inanın! Yazdıklarımızın ya da yazacaklarımızın tükendiğini zannettiğimiz her lahza bize yazdırılacak olanların önünü kesmemeli sükûtumuz… Çünkü mürekkebin kokusuna sarmalanmıştır bizim Hak menşeli ilhamlarla yudumladığımız umudumuz…
Akıl dişi ağrıyan adam… Bilmez misin baykuşlar ve akbabalar sükûttan beslenir? O vakit susmak yoktur bize! Kimi zaman varlığımız gelir gibi olsa da dize… İlâhi bir emir gibi sokulur hicrânın hançeri yorgun kalbimize… İşte her şeyin, başladığı yere dönüşünü kutlar, akıl ile gönül arasına gerdiğimiz ipte yürüyen cambaz… Karanlığa bir çerağ sabrıyla meydan okumak gerek der zaman ikliminde seyahat eyleyen ulular… Yalnız değiliz şu puslu gök kubbenin altında… Her kelimemiz hakikatte onlarla dolular! Bu sebepten âna şerh düşmez miyiz divit ağırlığınca?s
Akıl dişi ağrıyan adam… Ruh pervazlarımızda yitirdiğimiz gölgelerin izini bulduran sen değil misin? Tarihi yaşayan bir varlık misali özümüzde duyduğumuz demlerde titreyerek doğruluşumuzdur var olma gayemiz. Belki pek çoklarının nazarında kıymete değer sayılmasa da payemiz… Oyunu bozan zor olmaktır naftalin kokan hikâyemiz!
Akıl dişi ağrıyan adam… Nesli tükenmekte olan bir zümreden fazlası değil mi? Peşi sıra yürüyeceklere, çığ düşen şu mübarek yolda yol açan olmanın mecburiyeti yüceltmekte her sözünü… Hakikati arayanların susuzluğunu gidermek adına yağmak zorunda olan bir bulut gibi süzülmelisin medeniyet coğrafyamızın semalarında… Tandır ekmeği kadar bu toprağa ait bir kelâmdır hakiki hasret… Vuslat sükûtun bittiği yerde beklemekte sabırla…
Akıl dişi ağrıyan adam… Roma’nın tahtında otururken âkîbetine kafa tutan değil mi? Asırların imbiğinden süzülüp damıtılmış esrarı gönül cebinde gezdiren… Yarınlarda varisi olmak hevesindekileri bu esrar çerçevesinde demetlediği çile vasıtasıyla sezdiren… Her ihtimalin yüz üstü düştüğü yerde karada gemiler yüzdüren değil mi? Çelebi değil! Fikir rüşvetçisi değil! Şer karşısında susan dilsiz şeytan değil! Bir medeniyet tasavvurundan haberdar eylediklerinin azlığından şikâyet etmede değil! Gemileri yakmadıktan sonra Endülüs’e varılamayacağının idrâkinde, peteğini sırlayan arı kadar vazifeşinas…
Akıl dişi ağrıyan adam… Kutlu bir silsilenin bütün halkalarının değişmez nâmı… Tepeden tırnağa münevver… Katıksız fikir işçisi… Halk içinde soluk alıp veren çile… Teknesinde yoğrulduğu milletin, yerine ikamesi olmayan ihtiyacı… Yozlaştıran rüzgârlara bağrını siper eden dağ… Kültür gülüne sadakat bülbüllerinin şakıdığı meçhul bağ… Uyandıran! Hakikatin kapılarına dayandıran…
Akıl dişi ağrıyan adam… Yahya Kemal… Necip Fazıl… Cemil Meriç… S. Ahmed Arvasi… Erol Güngör… Ahmet Kabaklı… Ergun Göze… Ve daha niceleri… Saymakla biter mi? Bitmez! Gidenler ne kadar çok ihtiyacıysa bu aziz milletin, mevcutlar da onlar kadar zarureti… Münevver! Kesintisiz bir çizginin mesuliyet sahibi her noktası… Mazi, hâl ve istikbâl üçlemesinin kalp atışından ilham alarak, Âraf’ta kalanların kutup yıldızı…
…/…




Af Ticareti

Güçer Kafa
Güçer Kafa

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Yine af tartışmaları gündeme getirildi.
Getiren kim? Mevcut iktidarın alternatifi olmak iddiasında bulunan parti…
Peki, o zaman sormak lazım… Hani referanduma sunulan değişiklikler için “Ne gerek var? Her sıkıntı bitti de bu mu kaldı?” demişti ya birileri… Aynı üslup(suzluk) içinde soralım:
Kayısının fındığın fiyatı af getirilince artacak mı?
Emekli maaşlarına zam mı getirecek bu af?
Af şemsiyesinin gölgesinde terörün kökü mü kurutulacak?
El insaf!
Bu liste uzar gider.
İşin nükte kısmını burada kesip mevzuyu irdelemeli…
Siyasi tarihimiz… Yakın geçmişimiz de göstermektedir ki ülkemizde sol(?) cenahta bulunduğu söylenen partilerin popülist politika yapma sanatlarını icra ederken kullandıkları en mühim kozlardan biri af çıkarmaktır. Ortada hiçbir gerekçe, mecburiyet yok iken… Durduk yere af terennümü ederek oy avcılığına kalkışırlar. Yani ülkemizde sol “af tacirliğinden” medet ummuştur, ummaktadır ve bu kafayla da giderse umacaktır.
Bendeniz affın her türlüsüne karşıyım efendim! Çünkü af müessesesinin toplumdaki adalet duygusunu zedelediğini düşünmekteyim. Kanun ve nizamlara uygun bir şekilde yaşayan insanların haklarına yapılmış bir tecavüzdür af… Hatta bütün hükümetlerin böyle bir kararı bir başına almayıp referanduma sunmak sureti ile hareket etmesi gerekir.
İçinden geçtiğimiz sürece bakıldığında… Af kelimesinin zikredilmesi bile sakıncalıdır. Nasıl bir af olursa olsun terörün işine yaramaz mı? Hele ki genel-menel olursa asılması gerekenlerin bile tahliyesi gündeme gelebilir. Her şeyi boş verelim… Sadece halkın içinde bir rahatsızlık hissinin uyanması bile affın sakıncalı olmasını beraberinde getirir.
Aftan dem vuranlar aslında asıl duruşlarını açık etmiş oldular. Milletimize allanıp pullanıp sunulan ve/veya dayatılan aktörlerin hakiki mahiyeti netleşmeye başladı. Sonradan medyatik fırçalarla atılan yaldızlı boyalar sıyrılınca her şeyin aynı kaldığını gören vatandaşın kanaatlerinin nasıl bir seyir izleyeceği malum…
Her türlü istismar üzerinden yapılan siyaset bu millete sadece zarar verir. İstismar şu konuda iyi bu konuda kötü diyemeyiz. Her türlü istismar kötüdür. Af vaadi de insanların duygu dünyasını istismar etmenin bir başka yolu değil mi?
Referanduma ramak kala af tacirliğinden ille de boş laf tacirliğinden vazgeçilmesi memleketin menfaatinedir. Söyleyecek sözü olmayanlar ille de konuşmuş olmak için çocuksu polemikler imal edeceklerine sussalar… İnanın milletten daha fazla muhabbet kazanmış olurlar.
Haksız mıyım?



Dil ve Hâl

Güçer Kafa
Güçer Kafa

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Dilden belli olur zihniyetin otağ kurduğu yerin rakımı… Dilden ve ille de halden belli olur.
Birileri olanaklar çerçevesinde bir şeylere yeltenirken… Milletimiz imkan dahilinde iş göreni daha kalbe yakın bulur.
Birileri Tanrı tanımazlığını övünç vesilesi addederken… Milletimiz Allah’tan korkan adamlar zümresine kucağını açmayı tercih eder.
Birileri tümcelere takla attıran yazıncılar grubunda sevgilisinin kara gözlerine içki masalarında övgüler düzerken… Milletimiz Karacaoğlan misali elif diye ağlayan kalemleri ihya eder edep saatlerinde edebiyat adına…
Birileri ulus, ulusal, halk vesaire diyerek kızıl kazıkları yutturmaya çalışırken… Milletimiz kendine millet diye hitap edeni, millet diye seveni daha bir kendinden görür.
Birileri maneviyat için soyut meseleler, doğmalar babından herzeler yumurtlarken… Milletimiz maddiyat ile maneviyat arasında denge kurmasını bilenlere göz kırpar.
Birileri dağdaki çoban, göbeğini kaşıyan adam diyerek milleti hakir görürken… Milletimiz bu tip hilkat garibelerinin anlayıştan yoksun hallerine bakıp sadece acır…
Birileri tepeden bakmaya alıştığı için herkesi hizaya geçirmeye memur olduğunu zannederken… Milletimiz bu şakülü kayık zümrelere sadece gülüp geçer.
Birileri bulanık suda balık avlama üzerine methiyeler düzerken… Milletimiz sudaki balıkların sayısının azalmasının avlanmaktan değil, avcı sıfatıyla gezenler tarafından suların kirletildiğinden olduğunu bilir.
Birileri “bu senede Kurban Bayramı Hac mevsimine denk geldi” diyecek kadar bu milletin bigânesiyken… Milletimiz kendine el olmuş bu bir avuç garibin de bir gün akıllanacağını düşünerek ona kıymet vermeye devam eder.
Birileri sanal halk kahramanları yaratmanın derdiyle saçmalarken… Milletimiz kendi huzurunda tertip edilen bu tiyatroya katılarak gülmekten perişan hakle gelmektedir.
Birileri tavşana kaç tazıya tut derken… Milletimiz “acaba tavşan ve tazı dışında kimin gönlü hoş oldu?” diye kendi kendine sormaktadır.
Birileri hala birileri kalmakta direnirken… Milletimiz “biz” olmanın derdiyle dağlar aşmanın peşindedir.
Velhasıl aziz okuyucularım…
Milletten görünüp, milletten geçinmek isteyenlere çok canım sıkılıyor. Çünkü her duyduğumuz ya da gördüğümüz mevzuun arkasında bir başka hakikat mevcut… Ramazanı idrak ediyoruz ya… Her yer Karagöz perdesi… Allah sonumuzu hayreyleye!




“Korkuları Yönetmek”

Güçer Kafa
Güçer Kafa

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir


Anayasa değişikliği çerçevesinde tartışmalar, atışmalar, sert söylemlerin şekillendirdiği kapışmalar Ramazan ayının mübarek etkisini yok farz ederek devam etmekte…
Vatandaş olarak, mevcut değişikliklere bir kanaat oluşturmak adına herkese kulak verdiğimiz malum… Fakat bu hususta fikir beyan edenlerin önemli bir bölümü, değişikliklerin mahiyetini aydınlatmak, ne getirip ne götürdüğünü ortaya koymak şöyle dursun… Başka başka meselelerle toplumun kanaat oluşturma hakkını gasp etmekteler. Bunu yaparken de toplumu bir takım varsayımlardan yola çıkarak belli korkulardan örülmüş bir kafese hapsetmeye çalıştıkları görülmekte. Bir korku yönetimi projesi uygulanmak isteniyor sanki…
Milletin ikrarına müdahale etmenin bin bir çeşidini seyreylemekteyiz. Millete fikir zerk edilmesinin yanlış olduğu ortada… Hayır denilmesini veya evet denilmesini telkin etmenin de ötesine geçen bu durumu, aslında her iki cephenin de millete tepeden bakmaya başlamasıyla özetlemek mümkün… Ve pek tabi ki milletin irfanına duyulan bir güvensizliğin ilanı anlamına gelmiyor mu bütün bu haller?
Referandum maalesef olması gerekenden çok tuhaf bir yere konuldu. Bütün taraflar ve/veya yaklaşımlar, bu tuhaflığın tetiklediği bir zeminde alakasız mevzular üzerinden lüzumsuz bir “mücadele” içerisine yuvarlandı. Ve ne yazık ki siyasi kamuoyu, irtifa kaybeden siyaset kurumu tarafından bir “anlamsızlık” ile baş başa bırakıldı. Bu anlamsızlık halinin bertaraf edilmesi için yine iş siyasi aktörlere ve kurumlara düşmekte… Ülkemizdeki siyaset, milletinden irfan bekliyorsa mutlaka erdem gömleğini yeniden giymeli…
Korku inşasına dayalı siyasi stratejilerin terk edilmesi ülkemizin ve milletimizin her şeyiyle ilerleme kaydetmesi için olmazsa olmaz bir şart… Referandumun önemini şu tespitler daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir kanaatindeyim:
Zihniyet bağlamındaki “gerilik” ve “ilkellik” modernleşme yolundaki toplumda, gelenekselliğin temel davranış parametresi olan “korkuyu” sürekli gündemde tutmaktır. Benzer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de özellikle üretken ve prodüktif olmadan, “cilalı imajlar” ile toplumsal denetimleri ile ekonomik ve sosyal statülerini sürdürme çabasında bulunan “kişilerin” ve “grupların” kitle iletişim araçlarını kullanma maksadı ve yöntemi, “korku” üretmek, çoğaltmak ve dağıtmak olmaktadır. Böylece, toplum üzerideki pek de hak etmedikleri üstün olma durumunu ve egemenliğini sürdürebilmek için sürekli “aba altından sopa göstermeye”, kendilerinden farklı olanları toplumda bilinen hoş olmayan kalıplar içine sokmaya, yönetim ne olursa olsun insanları korkutmaya devam etmektedirler.(*)



Dipnot            :
(*) Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU, Küreselleşme Sürecide Yönetim Krizi ve Çözüm Yolları, s.294–295, Berikan Yayınları, Ankara, 1998.




Keşke hiç gitmese...

Güçer Kafa
Güçer Kafa

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

Ramazan geldi…

Aleme bir ferahlama… Bir keyif… Ve bir güzellik yayıldı.
Keşke…
Kürsüler de bu enfes vaziyetten nasibini alsa idi.
Ne gezer!
Ramazan geldi…
Sıcak havaların azizliği, orucu daha bir işledi ruhumuza…
Kaybettiklerimizi hatırlamak noktasına koşar olduk.
İftar öncesi edilmiş duaların hürmetine ışıklandı yarınlar… Bir muştu kanat vurdu göklerde…
Ramazan geldi…
Tevhidin dillerden gönüllere indiği demlerde teravih sonrası tatlı yorgunluklar arasına sıkıştırılmış muhabbetlerde büyüdük milletçe…
Özümüzü mayalayan manevi hakikatin ete kemiğe bürünüp aramızda dolaşmasından keyif duyduk.
Ne de olsa bütün iblisler zincire vurulmuştu.
Ramazan geldi…
Fitre ve zekat mevsiminde kavrulan nice can ağacına yağmurlar yetişti.
O yağmurlar ki Hazreti Peygamber töresince gözetilen nice fakirin kuruyan dudaklarında şükre dönüştü.
Sahur vakti penceremizin perdesini titreten rüzgarlar… Hâl dilince zikre dönüştü…
Fert fert yeniden doğmanın… Fanilik kirinden bir nebze de olsa arınmanın idrakinden bize de pay düştü.
Ramazan geldi…
Ne güzel geldi…
Ne hoş geldi…
Âh… Keşke hiç gitmese!



porno izle