Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Akıl dişi ağrıyan adam… Uzandığı nokta meçhul olan eski zamanlardan bugüne… Ve kıyamete dek süzülen gelecek için… Lazımsın sen! Sözün kifayet etmediğini düşünecek kadar bile yeise düşmek haram bize… Dil kelâma imkân verdiği müddetçe, kalemin tekaüde ayrılma imkânı yok inanın! Yazdıklarımızın ya da yazacaklarımızın tükendiğini zannettiğimiz her lahza bize yazdırılacak olanların önünü kesmemeli sükûtumuz… Çünkü mürekkebin kokusuna sarmalanmıştır bizim Hak menşeli ilhamlarla yudumladığımız umudumuz…
Akıl dişi ağrıyan adam… Bilmez misin baykuşlar ve akbabalar sükûttan beslenir? O vakit susmak yoktur bize! Kimi zaman varlığımız gelir gibi olsa da dize… İlâhi bir emir gibi sokulur hicrânın hançeri yorgun kalbimize… İşte her şeyin, başladığı yere dönüşünü kutlar, akıl ile gönül arasına gerdiğimiz ipte yürüyen cambaz… Karanlığa bir çerağ sabrıyla meydan okumak gerek der zaman ikliminde seyahat eyleyen ulular… Yalnız değiliz şu puslu gök kubbenin altında… Her kelimemiz hakikatte onlarla dolular! Bu sebepten âna şerh düşmez miyiz divit ağırlığınca?s
Akıl dişi ağrıyan adam… Ruh pervazlarımızda yitirdiğimiz gölgelerin izini bulduran sen değil misin? Tarihi yaşayan bir varlık misali özümüzde duyduğumuz demlerde titreyerek doğruluşumuzdur var olma gayemiz. Belki pek çoklarının nazarında kıymete değer sayılmasa da payemiz… Oyunu bozan zor olmaktır naftalin kokan hikâyemiz!
Akıl dişi ağrıyan adam… Nesli tükenmekte olan bir zümreden fazlası değil mi? Peşi sıra yürüyeceklere, çığ düşen şu mübarek yolda yol açan olmanın mecburiyeti yüceltmekte her sözünü… Hakikati arayanların susuzluğunu gidermek adına yağmak zorunda olan bir bulut gibi süzülmelisin medeniyet coğrafyamızın semalarında… Tandır ekmeği kadar bu toprağa ait bir kelâmdır hakiki hasret… Vuslat sükûtun bittiği yerde beklemekte sabırla…
Akıl dişi ağrıyan adam… Roma’nın tahtında otururken âkîbetine kafa tutan değil mi? Asırların imbiğinden süzülüp damıtılmış esrarı gönül cebinde gezdiren… Yarınlarda varisi olmak hevesindekileri bu esrar çerçevesinde demetlediği çile vasıtasıyla sezdiren… Her ihtimalin yüz üstü düştüğü yerde karada gemiler yüzdüren değil mi? Çelebi değil! Fikir rüşvetçisi değil! Şer karşısında susan dilsiz şeytan değil! Bir medeniyet tasavvurundan haberdar eylediklerinin azlığından şikâyet etmede değil! Gemileri yakmadıktan sonra Endülüs’e varılamayacağının idrâkinde, peteğini sırlayan arı kadar vazifeşinas…
Akıl dişi ağrıyan adam… Kutlu bir silsilenin bütün halkalarının değişmez nâmı… Tepeden tırnağa münevver… Katıksız fikir işçisi… Halk içinde soluk alıp veren çile… Teknesinde yoğrulduğu milletin, yerine ikamesi olmayan ihtiyacı… Yozlaştıran rüzgârlara bağrını siper eden dağ… Kültür gülüne sadakat bülbüllerinin şakıdığı meçhul bağ… Uyandıran! Hakikatin kapılarına dayandıran…
Akıl dişi ağrıyan adam… Yahya Kemal… Necip Fazıl… Cemil Meriç… S. Ahmed Arvasi… Erol Güngör… Ahmet Kabaklı… Ergun Göze… Ve daha niceleri… Saymakla biter mi? Bitmez! Gidenler ne kadar çok ihtiyacıysa bu aziz milletin, mevcutlar da onlar kadar zarureti… Münevver! Kesintisiz bir çizginin mesuliyet sahibi her noktası… Mazi, hâl ve istikbâl üçlemesinin kalp atışından ilham alarak, Âraf’ta kalanların kutup yıldızı…
…/…