logo
Reklam

Bedirhan Gökçe



Kararını ver...

  Bedirhan Gökçe

 www.bedirhangokce.com

 

 

Türkiye hayati bir kararın verileceği haftaya giriyor.

Siyaset üstü, partiler üstü bir kararın politize olmuşluğundan rahatsızlığımla bu yazıyı kaleme alıyorum...

30 sene öncesinin acı ve utancını taşıyan, benim ve benim gibi nicelerinin çocukluğunu çalan, devrimcisi, ülkücüsü ile sayısız insanımızın hayatını karartan, yaklaşık 5000 (yazı ile beş bin) okul çağındaki evladını toprağa veren bir sürecin iade-i itibarıdır bu...

"Yetmez ama evet" diyenleri iyi anlamak lazım.

Sadece Ak Parti istiyor diye bu "anayasa değişikliğine hayır" demek, akla zarar bir karar olacaktır.

Bir sene sonra genel seçim var, herkes gider kendi partisine oy verir, kimse de kimseye niye oraya verdin diyemez.

Bu ne Ak Parti’ye verilen oydur, ne de seçim öncesi iktidara "güven oyu" demektir...

Ben, 80’li yıllarda Diyarbakır cezaevini yaşamış bir Kürdün;

Mamak cezaevini yaşamış bir ülkücünün;

Metris’i, Sağmalcılar’ı yaşamış bir devrimcinin, "hayır" diyeceğine asla inanmam, inanamam...

Yazıyı kısa kesiyor ve sevgili Sanatcı Dostum Uğur Işılak'ın şiiri ile sizi baş başa bırakıyorum ve

editör arkadaşlarımdan bu yazının altına yorum almamalarını hassasiyetle rica ediyorum.

 

 

KARARINI VER

...Evet mi, hayır mı vicdan senindir

Önce düşün sonra kararını ver

İrade senin gün senin günündür

Önce düşün sonra kararını ver

Sözde aydınların türlü gafıyla

Karar alma sağın solun lafıyla

İrdele, incele her tarafıyla

Önce düşün sonra kararını ver


Meselenin biraz üstünde dursak

Sonuca varırız kafayı yorsak

Hâkimiyet milletindir diyorsak

Önce düşün sonra kararını ver


Düşünmeden olmaz deli değiliz

Kimsenin kuklası dili değiliz

Gassalın elinde ölü değiliz

Önce düşün sonra kararını ver


Köleler de insan lakin hür değil

Hür olmayanların sesi gür değil

Karar vermek o kadar da zor değil

Önce düşün sonra kararını ver


Canına okunan sen değil miydin?

Çekinen sakınan sen değil miydin?

Düzenden yakınan sen değil miydin?

Önce düşün sonra kararını ver


Hayırsız ne anlar hayırdan, şerden

Onun haberi yok gittiği yerden

Medet umma halktan kopuk beylerden

Önce düşün sonra kararını ver


Evet, düşün öyle ver ki kararı

Daim olsun bu millete yararı

Aksi halde millet çeker zararı

Önce düşün sonra kararını ver


Çağdaş demokrasi, hukuk, adalet

Herkese lazımdır huzur, selamet

Uzak sanma, yüreğinde keramet

Önce düşün sonra kararını ver


Yandı nice canlar, yandı haneler

Bir bak anılarda neler var neler

Yetmedi mi yediğimiz darbeler

Önce düşün sonra kararını ver

 

----------------------------

 

* Şiir Dinletileri ve Organizasyonlar İçin Menajer Hattı: 0 536 629 34 34 & 0 505 525 74 74 
* Hafta içi her gün 23:00-01:00 arasında, BEDİRHAN GÖKÇE İLE ÜÇÜNCÜ SAYFA
KralFM'de



Bir lokma bir hırka...


Bedirhan Gökçe
www.bedirhangokce.com


Ne sabredecek kadar ne de şükredecek fkadar vaktimiz varmış gibi… Korkunç ve arsız bir iştahla yaşıyoruz. Kimseyi  suçlamak, yargılamak değil elbette amacım. Sadece bir tespit yapmaya çalışıyorum.

Bu Ramazan gününde aslında nasıl sabredeceğimizi ve ne için şükredeceğimizi öğreniyoruz ve korkunç ve arsız bir iştahla yaşadığımız her şeyden, bir gaz pedalından ayağımızı çekercesine, çekip yavaşlıyoruz.
Farkındayız ya da değiliz, oruç tutan veya tutmayan bu Ramazan ayında en azından benim gördüğüm ve hissettiğim kadarıyla bir silkinme yaşıyor.
Bir fırsat. Yüce Yaratıcı insanoğluna o kadar çok fırsat sunuyor ki, bu fırsatlar arasında adeta kayboluyoruz. Sadece Ramazan ayında da değil. Ancak mevzuu “Ramazan Ayı” ile Ali Ulurasba dostumun, -Peygamber Efendimizin de buyurduğu gibi- Hayat İki Eşit Yarımdır Yarısı Sabır Yarısı Şükür- “ŞİKAYET ETME ŞÜKRET” kitabı...

Biz kimiz?
Amacımız ne?
Ne için yaratıldık?
Bunları çoktan geçti insanoğlu. Bu sorulara verilecek cevapların hepsi askıda kalıyor aslında şu mübarek ayda etrafımıza alıcı gözüyle birkaç dakikalığına bakıverdiğimizde. Siz de görüyorsunuzdur mutlaka insanlarımızın yüzündeki o tatlı ve huzurlu yüzlerini… İnsanlarımızın yardımlaşma hissindeki kabarmayı… Çocuğundan büyüğüne milyonlarca insanın iftar saatindeki ezanı bekleme duyarlılığındaki hassasiyeti…

Ramazan ayında olduğumuzun farkındayız… Sadece Ramazan Ayı’nda olduğumuzun değil ruhumuzun ve bedenimizin de ama en çok da ruhumuzun öyle bir aya böylesi beklenen bir iftara, sahurdan sonra nefsimizi kamçılayıp sabah ezanlarını duymayı beklemeye… Ve huzura en çok…
Ramazan, oruç, aslına bakarsanız hemen karşılığı alınabilen bir ibadetmiş gibi geliyor bana. Çünkü şükür makamında gökyüzüne yönelmiş minarelerde yanan mahyalar, geceyi aydınlattığı kadar içimize, ruhumuza da hükmediyor.
Bakışımız, anlayışımız, düşüncemiz bilcümle, her şeyimiz değişiyor.

“Bir lokma ile bir hırka” zenginliği ile varlığı bir lokma bir hırkayı aşanlar kutsal bir açlıkta (bu açlık bedeni değil aman yanlış anlaşılmasın)  buluşuyor. Meydanlar, sokaklar sadece iftar sofralarıyla değil ilahi bir ŞÜKÜR hazzıyla dolup taşarken, o iftar anına kadar bizi en çalkantılı denizlerden çıkarıp huzura getiren SABIR ile taçlanıyor. Her şikayetin şükrü anlattığı o anda birkaç dakikalığına da olsa orucun; Ramazan ayının bizi nasıl değiştirdiğini anlıyoruz.

Dostum Ali Ulurasba’nın  "ŞİKAYET ETME ŞÜKRET" çağrısı da yerini tam da o iftar sofrasında buluyor. Bir uyarı, bir uyarış, sert bir dokunuş gibi değil, gün boyunca tuttuğumuz orucu herhangi bir taamla açtığımız o andaki naiflikle…
Elbette “HAYAT İKİ EŞİT YARIM VE YARISI SABIR YARISI ŞÜKÜR!” Ve bizi Ferrari almaya kadar götürebilecek bir zenginlik ile “Bir lokma bir hırka” zenginlik arasındaki farkın ince bir çizgi olmaktan öte Ferrari’ye de binsek ya da bir lokma bir hırkayla da yaşasak, kısaca ne için yaşarsak yaşayalım asıl zenginlik ne için değil nasıl yaşadığımızdır.

İnsan okuyarak yaşamalı bence!
İslam Peygamberine gelen o ilk emir “Oku” değil miydi?
“Oku!”
Zenginliği, fakirliği…
İyiliği kötülüğü…
Doğruyu yanlışı…
Güzeli çirkini…

Ramazan ayı sadece açlığın okunabildiği bir ay olsaydı oruç tutmanın bir anlamı ve karşılığı olmayabilirdi; ama biz iftar sofralarından akşam ezanlarına, sahurdan sabah ezanlarına içinde bulunduğumuz zamanın ruhunu okuyabilirsek “Ne okuyayım?” sorusundan çok “Nasıl ve neden okuyayım?”sorusunu kendimize sormamız gerekmiyor mu?.
“Oku!”
Her sabah varlığından belki de haberdar bile olmadan, hatta usançla “Her gün de yenmez” diyerek yediğin bir zeytin tanesinin iftar sofrasındaki zeytin tanesi ile aynı zeytin tanesi olduğunu.
Bir lokma peyniri…
Bir hurmayı…
Bir bardak çayı… Bir dilim ekmeği…
Sözü belki uzattım. Ancak bir de hayata böyle bakmak için size daha önceki satırlarda da söylediğim gibi dostum Ali Ulurasba’nın -Hayat İki Eşit Yarımdır- "ŞİKAYET ETME ŞÜKRET" kitabını da okumayı tavsiye ediyorum.
Sadece dostum olduğu için değil “Nasıl ve neden okuyayım?” sorusuna yeni cevaplar bulup sonra yeni sorularla hayata bakış açınızı değiştirebileceğinizi düşündüğüm için bu kitabı tavsiye ediyorum.

KİTAPTAN BİR BÖLÜM:
Ne demektir “Buna da şükür!”

Daha kötüsüne olabilir.
“İnsanın başına ne geldiği değil ne geldikten sonra ne yaptığı” diyen o yüzde ellinin üzerinde engelli genç adamın boynundan aşağısının felç olması. Daha kötüsü…
Hep daha kötüsü ve daha iyisi vardır çünkü.
“Buna da şükür!”
“Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol. (Zümer Suresi, 66)
Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin.” (Nahl Suresi, 114)
Kur’an-ı Kerim’deki bu ayetler derinliğine incelendiğinde insanın hangi isim, hangi milliyet, hangi renk altında olursa olsun doğmuş olmasının bile bir nimet olduğu görülebilir. Yaşayan insan kendinin nimetidir. Çünkü kendisini uzak gibi görse de, O’nun erişilemeyecek bir yerde olduğunu düşünse de, inansa da, inanmasa da bir şekilde Allah’a yolu düşecektir. Zira ziynet kabilindeki o nimet, yani emanet O’nundur. Başkasının değil.
“Sana şükredebilecek kadar insanım!”
Düşünün Allah’a şükredemeyen varlıklar var. Sadece onu tespih eden varlıklar var… Yaşadığını bilmeyenler var. Yaşadığının anlamını bilmeyenler var.
“Ve sana şükrediyorum!”
(ŞİKAYET ETME ŞÜKRET: Sayfa 7-8, Ali Ulurasba)

----------------------------

* Şiir Dinletileri ve Organizasyonlar İçin Menajer Hattı: 0 536 629 34 34 & 0 505 525 74 74 
* Hafta içi her gün 23:00-01:00 arasında, BEDİRHAN GÖKÇE İLE ÜÇÜNCÜ SAYFA
KralFM'de

 



Oruç Tutma, Parasını Ver!

Bedirhan Gökçe
www.bedirhangokce.com


Uzun süredir görüşmeyen iki arkadaş bayram ziyaretinde Ramazandan ve oruçtan konuşmaya başlarlar…
- "Nasıl geçti Ramazan?" der
- Biraz rahatsızdım 1 gün tutabildim, sen ne yaptın?
Diğeri cevap verir;
- Sen benden 1 gün fazla tutmuşsun…

Şimdi Ramazan, Ağustos ayına gelince, bizim çocuklardan kulağıma en çok çarpan söz bu;
"Ben sanırım tutamayacağım !!! Parasını vereceğim… (parası da öde öde bitmez öyle büyük meblağ)
Niçin ?
Midem, böbreğim, migrenim, tansiyonum, şekerim, falan…
"Valla şekerim" diyorum ben de, "senin bu rahatsızlığından 11 aydır haberim yok, geçmiş olsun ama şuna 'günler uzun gözüm kesmiyor', 'susuzluk ve sigarasızlık dayanamam' desene…"
"Ih pıh, yooo gerçekten öyle ya  vallaaaa…" deyince ben de malum olayı fıkra kıvamında anlatıyorum…
Adamın bir tanesi (bağışlayın) yellenmiş ve hemen oturduğu koltuğu ileri geri sallayarak gıcırdatmaya başlamış…
Yanındaki de hafif gülerek,
"Bırak kardeş bırak demiş, aha sesi benzettin, kokuyu ne yapacan?"
Öyle ya aha beni kandırdın, peki ya kanmayanı ???
***
Ama doğruya doğru, günler çok uzun ve tam benim çocukluğumun Ramazanları.
Bugün ilkokul çağında çocuklarla benim kaderim aynı.
YANİ BENİM 7-10 yaş arası tuttuğum, başında ortasında sonunda 3 günlük oruçlar hep gündüzü naz ve susuzluk, gecesi haz ve büyüklük tadı verirdi bana…
Şimdi baktım Diyanet de fitre fiyatını açıklamış ;
Tamı tamına 7 lira, eskinin parasıyla 7 milyon…
Peh ne para!!!

Allahaşkına içinizde -fitre verebilecek olan- hanginiz 7 liraya doyuyor…
Yani 3 kişilik bir aile, verecek 21 lira bitti gitti…
Kitaba uyması önemli değil, vicdanınıza uyuyorsa bir şey demem…
***

Eğer birine bu Ramazan yardım edecekseniz, birilerini mutlu edecekseniz hemen başında edin.
Öncesinde ya da İlk günlerinde –ki o garibimde güzel iftarlara oturup, güzel sahurlara kalksın.
Sıcacık pideler götürsün fakir yuvasına, yüzleri, yuvaları, yavruları sıcacık gülsün…
Ramazan bereketini iliklerine kadar duysun…
Ama bu arada;
Malın 40 da biri nasıl cimrinin zekatı ise, 7 lira vermek de cimrinin fitresidir unutma…
Sizin gibi 40’ları, 7’leri bilen mert yürekler, mümkün mü? Bir paket sigara parasına bir ayı geçiştirsin…
Ben oruç tutamam diyenler de (gerçekten hasta olanları tenzih ederek) bir depo benzin parasına,
Bir ayın borcunu göndersin, sonra da huzur içinde, bayram tatilini istediği gibi, istediği yerde geçirsin.
***

Ben biraz haddimi mi aştım acaba?
Ne bileyim son günlerde her yerde emekçi hakkı, fakir fukara edebiyatı, fındık kayısı künefe çok konuşulunca, sanırım etkisinde kaldım biraz…
Ben de herkes yesin dedim yoksa bana ne…
Üstelik sevap senin günah senin, para senin pul senin…
Kime ne?

-----------------------------------

* Şiir Dinletileri ve Organizasyonlar İçin Menajer Hattı: 0 536 629 34 34 & 0 505 525 74 74 
* Hafta içi her gün 23:00-01:00 arasında, BEDİRHAN GÖKÇE İLE ÜÇÜNCÜ SAYFA
KralFM'de

 



Sesimi duyan var mı?


Sesimi duyan var mı? Bedirhan Gökçe
www.bedirhangokce.com



Ne zaman, nerede başladı bu yolculuk? Anne karnında mı?

Ne zaman, kiminle ve hangi alemde başladı?

Yoksa daha Havva anamız yaratılmadan mı?

Doğarken kimler vardı yanımızda? (Annem ve annem gibi melekler),

Kimler olacak ölürken? (Bildiklerim ve bilmediğim melekler)


Ne demişler kulağımıza (Ezan), Ne söylerler ölürken (Sala)...

Ne sürdüler dilimize (Bal), Ne sürerler ölürken(Zemzem)…

Peki; Nasıl can verir insan, bir ömre son verirken…(???)

***


İnsanın iç dünyasına biraz daha fazla eğildiği bu Ramazan günlerinde, daha mı fazla sorguluyoruz bu soruları acaba, yoksa 35'ini aşan Cahit Sıtkı gibi herkesin istemeden içine düştüğü sorular mı bunlar?

Nerde, nasıl, kaç yaşında ‘o’ bir namazlık saltanat?

Öyle ya saltanatımız olacak mı acep?

Bir musalla taşı bulunacak mı?

Musalla bulundu diyelim, acaba bizim bir cesedimiz olacak mı?

Öyle ya; zannediyoruz ki hepimiz yatakta öleceğiz, aynı filmlerdeki gibi…

Başucumuzda gözü yaşlı sevdiklerimiz, elinde en son kabe’den gelen zemzem.

Kurumuş dudaklara sürelecek bir pamuğun ucunda,

Bilinir ki, hararet düşürecek son nefeste o zemzem…


Beyaz işlemeli yastığımızda önce başımız düşecek yana, sonra çenemiz, gözler açık kalırken, dudaklarımızda asılı kalacak en son söylediklerimiz…


Gözlerimiz açık gidecek hep, hep onu bekleyecek son ana kadar gözler, hep ona terleyecek gözbebekleri ama bir iki dosttan başka O’nun kim olduğunu, kimseler bilmeyecek…

Gözler kapatılacak, çene bağlanacak, şişmesin diye göğsüne bir bıçak konulacak…

Öyle mi?

Bize de gelince, zannediyoruz ölüm hep böyle gelecek…

Peki ya bu kadar yolda ölenler, göçük altında kalanlar, sipere zor düşenler…

Depremler, seller, afetler, boğulanlar, mezar yeri bilinmeyenler…

Havada tutunamayan, suda çırpınamayan, karada oturamayanlar ?


Demek ki, ölüm de nasıl ölüneceği de belli değil… Bizim bildiğimiz ise sadece “öleceğimiz”...

Ayrıca derdim ne içinizi karartmak, ne keyfinizi kaçırmak..

Derdim bir gerçeği hatırlatmak…

***


Nerden biliriz ki Ölümün hangisi güzel ?

Nerden biliriz ki canı teslim etmek şurada çok güzel de, şurada kötü...

Belki ölüm şekline çok üzüldüğümüz birisi çok mutlu gitti,

Belki de çok mutlu gittiğini zannettiğimiz perişan gitti…

***

Meçhule aralanan kapıyı ancak geçenler bildi.

“Her ölen pişman öldü”, her ölen yalnız gitti...

Sizler için temennim ve duam o dur ki;

Nasıl yaşarsınız bilmem ama çok güzel ölün…

11 sene önce bugün...

Saatler 03:02'yi gösterirken gidenler böyle gideceğini hiç düşünmedi ...

Ama bana öyle geliyorki hepsini diyemem ama çoğu çok mutlu gitti...

-----------------------------------

* Şiir Dinletileri ve Organizasyonlar İçin Menajer Hattı: 0 536 629 34 34 & 0 505 525 74 74 
* Hafta içi her gün 23:00-01:00 arasında, BEDİRHAN GÖKÇE İLE ÜÇÜNCÜ SAYFA
KralFM'de

 



Hep aşktan sorarlar...

Hep aşktan sorarlar... Bedirhan Gökçe



“Değil mi ki sen Yusuf güzelisin, gömleğin çoktan yırtık senin. Ve değil mi ki ben tecelli etmesem eksik kalır sana dair kader. ‘Senin kaderin benim tecellim.’, Kaderimde zindan varsa, Yusufluğum su götürmez benim.’”



Aşk böyle bir şey  işte
Hep aşktan sorarlar, hep aşkı sorarlar;
Aşka dair ne varsa sorulmuştur ve söylenmiştir oysa.
Ama yine de sorarlar…
Zaman, mekân, yaş ve konum değişse de Aşk değişmiyor çünkü…
Değişen sadece âşıklar ve maşuklar (âşık olunan) kişiler yani,
Yani sen ve ben…

Ferhat’a dağı deldirecek, Şirin’e geceyi.
Kays’ı mecnun edip çöllere düşürecek… Leyla’yı dillere,
Kerem’i  Aslı’nın narına yakacak…
Romeo’yu Juliet’e…
Mehmet’e ülkeyi terk ettirecek, Ece’ye Dünyayı.
Yusuf’u zindana düşürecek, ateşlere Züleyha’yı…
Eğer hiç âşık olmamışsanız “ütopik” gelebilir bu sözler size, belki de anlamsız ve sersemce…
İskender Pala’dan bir alıntıyla ya da en öz ifadeyle tarihten bir anıyla, “aşk”nasıl  bir şey; okuyun da görün işte…

Anlatırlar ki Züleyha, Yusuf'u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, sureta "Hükümlüm kaçmış olmasın!" diye kontrol eder ama içten içe de hasret giderirmiş. Eğer Yusuf'u uyurken bulursa hücresinin önünde bekler, seyreder; eğer uyanık bulursa azarlayıp gidermiş. Azarlamasının sebebi de karşılık versin de sesini duyayım diyeymiş. Lakin Yusuf hiç cevap vermezmiş.
Nihayet sesini çok özleyince bir köle çağırıp, "Hemen şimdi git, zindanda Yusuf'u yere yık, adamakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım." emrini vermiş…
Köle emre itaate niyetlenmişse de Yusuf'un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bulduğu bir postu yere serip onu kamçılamaya başlamış. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Beri taraftan da Züleyha bağırıyormuş:
"- Daha hızlı vur, adamakıllı vur!" Nihayet köle Yusuf'a yalvarmış:

- A güneş yüzlü, Züleyha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Hiç olmazsa bir kere omzunu aç, dişini sık, azıcık olsun kamçıya dayan!..

Yusuf elbisesini sıyırdığında köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış, can evi kavrulmuş. Sonra da Yusuf'un ah edişini duyan Z
üleyha'nın feryadı işitilmiş:


- Yeteeer!..”


-----------------------------------

* Şiir Dinletileri ve Organizasyonlar İçin Menajer Hattı: 0 536 629 34 34 & 0 505 525 74 74 
* Hafta içi her gün 23:00-01:00 arasında, BEDİRHAN GÖKÇE İLE ÜÇÜNCÜ SAYFA
KralFM'de

 




porno izle