logo
Reklam

Dış Siyaset

Bono'dan mektup var

U2'nun solisti Bono tanışmak istediği Joost Lagendijk'ı konser alanında fellik fellik arattı. Bu mümkün olmayınca da bir mektup yazarak yu2olladı.

İstanbul'da muhteşem bir konser veren U2'nun solisti Bono, Joost Lagendijk ile yüzyüze tanışmak istedi. Ama karşılıklı programlar uymadı, buluşma gerçekleşemedi. Eski Avrupa Parlamentosu Üyesi ve Eski Türkiye-Avrupa Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk'le yüzyüze tanışamayan Bono bir mektup yazdı.

İşte o mektup;

“Sevgili Joost, Eve dönüş yolunda kalabalığın sesi hâlâ kulaklarımda çınlarken, size açık mektubunuzdan dolayı teşekkür etmek istedim. Ölçülü ve nazik satırlardı. Büyülü ülkenize gelip gizemlerini sadece birkaç günde kavramak ve çözmek mümkün değil, bunun için birkaç yıl bile yetmeyebilir. Siyasetiniz muhakkak ki karmaşık, fakat burada kulağıma çalınan en basit ve güçlü melodi, insanların geçmişin derinliklerine çok fazla dalmak istemediği.

İnsan burada geleceği iliklerine kadar hissediyor... Şeffaf bir şekilde iyi kararlar alındığı takdirde, Türkiye için büyümenin ve fırsatların sonu olmadığını görebiliyorsunuz. Başbakan Erdoğan bu ozanlar grubuna müthiş bir misafirperverlik gösterdi ve vaktini büyük bir cömertlikle bize ayırdı. Onunla bir buçuk saat geçirdik, çok çeşitli meseleler konuştuk, en ciddisinden en hafifine kadar birçok konuyu ele aldık. Okul müfredatlarında bulunan bir şiiri okuduğu için düşünce suçlusu olarak hapiste geçirdiği günlerden söz ettik. Her tür soruya insan haklarından Sudan’a, Pakistan’daki sellerden İnan Suver gibi vicdani retçilere reva görülen muameleye kadar sorduğumuz bütün sorulara açık görünüyordu. Vicdani retçilerin durumunu inceleyeceğini söyledi...

Başbakan’ın kızı Sümeyye, kalkınma konularındaki bilgisiyle son derece etkileyiciydi ve annesiyle birlikte selzedelere yardım götürdüğü Pakistan’dan daha yeni dönmüştü... Yeri gelmişken şu an yanımızda, başbakanlık ofisinin duvarlarının birinden alınmış bir hediye var: Türkiye’nin 1850’lerdeki büyük kıtlık sırasında İrlanda’ya gönderdiği yardımın beyannamesi. Şu açık ki, biz Başbakan’ın davetine icabet ettik ve oraya herhangi bir siyasi görüşü desteklemek için gitmedik. Popülist liberal bir rock grubunun böylesine önemli bir referandum öncesinde hükümetle bu kadar yakın görüntü vermesinin her iki taraf için de riskli olduğunu ve yorum yapmamız durumunda her iki tarafça da kullanılabileceğini bilmeyecek kadar naif değiliz.

Durum bu değildi. Böyle iç meseleler bizim işimiz değildi... ancak bir sanatçı diğer yaratıcı veya eleştirel sesler bastırıldığında sesini daima yükseltecektir. Hükümetlerin gücü, eleştirileri kabul edebilmesiyle ölçülebilir. Özgür bir basın demokrasinin mihenktaşıdır. Bir rock grubunun fazla abartılan şarkıcısı olmasaydım, gazeteci olurdum, bundan kesinlikle eminim. Ve eleştiren bir gazeteci olurdum. Kısa süre sonra Türk hapishanelerinde muhtemelen 90 düşünce suçlusu gazeteci olacağını söylediğinizde, bunun son dönemde kaydedilen ilerlemenin büyük kısmını heba edeceğine ve ülkeyi, eşi Hanım’ı ve ailesini konserde ağırlamaktan büyük onur duyduğumuz Fehmi Tosun’un kaybedildiği karanlık günlere döndüreceğine katılırım.

Sanatçılarla hükümet arasındaki bu tür bir diyalogla ilgili mesele şu: Bu olağanüstü bir şey olmamalı. Bir bütün olarak toplumun tanımı tam da, sanatçıların, biliminsanlarının, sporcuların, dindarların, laiklerin -herkesin- katkı yapmasıdır. Pazartesi akşamı Zülfü Livaneli ve kardeşi Ferhat’la sahneyi paylaşmak bizim için onurdu. Zülfü kitlenin sesini özel bir yere taşıdı ve nesiller arasındaki ayrımlar eriyip gitti.

Fehmi için ‘Kaybedilenlerin Anneleri’ni söyledik, bunu Zülfü’nün demokrasi şehitleri için bestelediği ‘Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor’ takip etti... Bütün stat şarkıyı satır satır söyledi... Kendi kendime U2’nun böylesine güçlü bir bağ kurabilmesi için kat etmesi gereken uzun bir yol olduğunu düşündüm... ama yine de ilk buluşma için fena değildi. Bu kadar ciddiyet yeter. İstanbul’daki vaktimizin hepsi aktivizmle ve vicdan meseleleriyle geçmedi - bazı büyük aptallıklar da yaptık, Köprü’den geçerken trafiği durdurduk sözgelimi (arkada oluşan kuyruktaki insanlardan samimiyetle özür dileriz), göbek dansı izledik ve cumartesi akşamı birkaç bardak şampanya içtik. Bir kez daha böylesine düşünceli bir açık mektuptan dolayı size teşekkür ederim; son günlerde ve akşamlarda tanıştığımız bütün insanlara da teşekkür ederim. Bu büyük şehre acemiler olarak geldik, hayranları olarak ayrılıyoruz.”

Habertürk

M.T.


Mahalle baskısı tehdide dönüştü

osmancan-demokratyargiReferanduma destek veren isimlere karşı uygulanan mahalle baskısı tehditlere dönüştü...

Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Osman Can, aldığı tehditler sebebiyle bazı konferanslarını iptal etti. Can, Manisa'nın Akhisar ilçesi ve Balıkesir'de vereceği konferanslara, can güvenliği olmadığı ve ailesinin tehdit edildiği gerekçesiyle katılmama kararı aldı. Can, son günlerde katıldığı panellerde saldırıya uğruyordu.

KA



Yalçın "derin" milliyetçilere çattı!

mhp-semihyalcinMHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Yalçın'dan 'derin milliyetçiler'e sert tepki...

MHP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Semih Yalçın, referandum tartışmaları ışığında 'derin milliyetçiler'e çattı. Yalçın, yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi:

Yakın tarihimize bakıldığında; kimi zaman devlet tarafından desteklenen kimi zaman da yok sayılan Türk milliyetçiliğinin farklı amaçlarla kullanılma gayretlerini görmek mümkündür. Bu çabalara rağmen Türk milliyetçiliği fikri, bizde hiçbir dönemde Avrupa’daki ‘Nationalism’ uygulamalarını hatırlatır nitelikte bir seyir takip etmemiştir. Türk milliyetçiliğinin sahip olduğu bu asalete rağmen belirli dönemlerde iktidarlara ve farklı ideolojilere payanda görevi gördürme gayretleri, birtakım sakat siyasi ilişkilere alet edilmesi talihsizliktir.

Cumhuriyet tarihimizde bu tür sakat ilişkilerin örnekleri çok olup 1990’lı yıllarda MHP'den zihnen çok önce ayrılmış olan bazı isimlerin farklı kulvara geçmesi bunun en acı örneğidir. Günümüzdeki farklılık ise sadece eski oyuna yeni figüranların eklenmiş olması ve mesnetsiz isnatların ifade edilmesinden ibarettir. Üstelik bütün bunları yaparken MHP mensuplarını Türk milliyetçiği anlayışını temsil etmemekle suçlayanlar; esasında şu ana kadarki yanlışlarını ve ilk genel seçimde yapmayı planladıkları siyasi tasarruflarını meşrulaştırma gayreti içindedirler. MHP’nin milliyetçilik anlayışı; merhum Alparslan Türkeş’in Türk tarihinin değerlerinden besleyerek aldığı mirasın korunmuş halidir. Bu miras, Türk siyasetinin bütün olumsuzluklarına rağmen Devlet Bahçeli tarafından MHP’nin politikalarıyla hem uygulama safhasında hem de söylem düzeyinde korunmuştur. Sayın Bahçeli’nin uygulamaları sırasındaki dikkati, uyumluluğu ve devlet-millet kurumlarıyla uzlaşmış görüntüsü ise merhum Türkeş Bey’in ona bıraktığı siyasi mirasın emin ellere intikal etmiş olduğunun ifadesinden başka bir şey değildir.

1980 ihtilali ile dağıtılan milliyetçileri yeniden toparlayan merhum Türkeş Bey’in misyonunu, 1991 yılında RP+MÇP+IDP koalisyonu ile çok zor şartlarda TBMM’ye taşıdığı unutulmamalıdır. Bu başarıya rağmen MHP’nin grup kurma aşamasında ayrıştırılması hangi mantıkla veya hüsnü zan ile izah edilebilir. Hatırlanacağı gibi bu yıllarda akla gelen ilk soru Cumhurbaşkanlığına hazırlanan Turgut Özal’ın bu yol ayrımının neresinde olduğudur. O yıllarda ANAP’ın başında olan Özal’ın koltuğunu tehlikede görerek Türk milliyetçiliği üzerinde oynadığı ‘örtülü oyun’, 1995 yılındaki seçimlerde MHP’nin meclis dışında kalmasının sebeplerinden birisidir. Meclise giren eskiler ise “kendimize Müslümanların iktidarına engel oldular dedirtmeyeceğiz” diyerek Erbakan-Çiller iktidarına destek vermiştir. O dönemde Refah-Yol iktidarı ülkeyi 28 Şubat sürecine götürürken Alparslan Türkeş, manüplasyonlarla itildiği meclis dışında hâlâ ülkesinin mukadderatıyla ilgili faaliyetlerini yürütmeye çalışması ise ancak samimi bir Türk milliyetçisinin asaletinin gereği olarak açıklanabilir. Merhum Türkeş Bey bir taraftan PKK terörü ile ilgili tedbirleri ortaya koyarken diğer taraftan Ermeni meselesiyle ilgili radikal çözüm önerileri ileri sürerek dönemin Türk Dış Politikasını çıkmazdan kurtarmaya çalışmıştır.

Kendi ifadesi ile söylemek gerekirse “sırtından hançerlenen” Alparslan Türkeş 1997'de vefat ettiğinde, MHP'nin TBMM dışında olması daima bu hareketin hüznü olarak yazılacaktır. Bu hüznü sevince dönüştüren ise 1999'daki MHP’nin muhteşem seçim zaferiyle Devlet Bahçeli olmuş ve o dönem için 30 yıllık bir siyasi misyonu meclis koridorlarına taşımıştır. 2002 seçimlerinde ise MHP'nin oyunun %18'den %8'e düşmesine rağmen aynı idealleri şiar edinmiş partilerin oyunun artmaması; MHP’nin kaybetmesinin ondan ayrılarak bir şeyler yapmaya çalışan hiçbir kişi ve kuruluşa yaramadığının göstergesidir.

2009 yılı yerel seçimi öncesinde “MHP'ye oy vermeyin” diyen yeni bir zihniyetin ortaya koyduğu davranış biçimi de ulaşmak istedikleri hedef açısından farklı değildir. Bugün “sıracalı bir zihniyetin” temsilcisi olarak ortaya çıkan Ramiz Ongun’un, varlığını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mevcudiyetiyle örtüştürmüş bir siyasi harekete, sırtını başbakan Erdoğan’a dayayarak dil uzatması hangi izan ve aklıselim ile izah edilebilir. Başbakan’a yol arkadaşı olan Ramiz Ongun’un hedefinin Milliyetçi Ülkücü Harekete katkı sağlamak olduğunu söylemek imkânsızdır. Yapılan sadece MHP hareketini engellemek, MHP tarihini kesintiye uğratmaktan ibarettir. Bu durum ise Türkiye Cumhuriyeti yok etme projesine alet olmaktan başka bir şey değildir.

O halde Türk milliyetçileri bu manevraların kimlerin işine yaradığını artık sorgulamak zorundadır. Geçmişte Özal’ın ANAP'ına, daha sonraki süreçte Erbakan-Çiller ittifakına hizmet eden ‘ayrılıkların’ şimdi, referandum sürecinde yeni bir sürümü sergilenmektedir. R.T. Erdoğan'ın yaptırdığı kamuoyu araştırmalarında MHP'nin devamlı bir yükseliş içerisinde olduğunun ortaya çıkması, ‘hayır’ oylarının artması; bu yükselişin malum medya tarafından farklı bir takım senaryolarla engellenmeye çalışılmasına sebep olmaktadır.

Eğer sıra ‘derin milliyetçiler’ için ayıplı AKP iktidarını dolaylı veya doğrudan desteklemeye geldi ise; bu politik manevranın referandum süreciyle birlikte ülkenin başına ne işler açacağı görülmeli ve bu millete nasıl hesap verileceği düşünülmelidir. “Bu Cumhuriyet Artık Bir Nostalji” şeklinde başlık atarak makale kaleme alanların çoğaldığı ülkemizde Türkiye Cumhuriyeti Devletini artık tarihte kalmış vakıa gibi gösterilmesi birazda “derin milliyetçileri(!)” düşündürmelidir. Destek verilen veya verilmesi planlanan AKP politikaların ardında saklı olan “öteki” kavramıyla Türk milliyetçilerinin kastedildiği farkına varılmalıdır. O halde bu Cumhuriyet'in bitmediğini, Cumhuriyet'in nostaljik bir vaka olmadığını hep birlikte haykırma zamanı gelmiştir.

Ülkemizin yavaş yavaş ayağımızın altından kayıp gittiği böyle bir dönemde MHP’nin önünü kesme ve Türk milliyetçilerinin yeniden yakalayacakları iktidar şansının yok edilme çabalarının, Türk Milliyetçilerinin bilinç ve azmiyle bertaraf edileceğine inancımız tamdır.

“Son Siper” olarak addettiğimiz MHP’nin üzerinden hamaset ve siyaset yapmak, bu pratiği seçenlerin safını ve tarafını belirlemekten öteye gidemeyecektir. Zira Türk Milliyetçileri, MHP üzerinde oynanan ve ülkemizin geleceğini karartacak olan bu hesapları görmektedir. Bizler bu resmi, milletimizin her ferdine ve her köşesine götürmek, göstermek ve anlatmak zorundayız. Bu noktadaki samimiyet ve gayretimiz de taşıdığımız Türk kimliğine olan borcumuzdur. İnanıyorum ki, Türk Milliyetçileri, geçmişte uygulanmış olan bu tür hesapların günümüzdeki uzantılarının hesaplarını mutlaka bozacaktır.

Bu noktada sıhhatli düşünecek olan yine Türk milliyetçileridir. Günümüz Türkiye ve Dünya konjonktüründe MHP’nin TBMM'de yeterli düzeyde temsil edilmemesinin veya iktidar olamamasının sıkıntısını anlayabilenlerin sayısının fevkalade yüksek olması ise 2011 veya 2023 ideali için tek teselli noktamızdır.

İnternet/KA


'Hayır'ı dünyaya savunamam

hayirHürriyet Gazetesi’ni ziyaret eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu sabah yazıişleri toplantısına katıldı. Referandum sürecine Dışişleri Bakanı gözüyle bakan Davutoğlu “13 Eylül’de benim halkımın böyle bir pakete hayır demesini içime sindiremem, bunu savunmakta çok büyük zorluk çekeriz” dedi.

Dışİşlerİ Bakanı Ahmet Davutoğlu, dün Hürriyet Gazetesi’ni ziyaret ederek, yazı işleri toplantısına katıldı. Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu ve Yayın Koordinatörü Fikret Ercan gazetenin nasıl hazırlandığı konusunda Davutoğlu’na bilgi verdi, ardından gündeme ilişkin toplantı yapıldı. Davutoğlu’nun “Demek bu iş böyle oluyormuş. Siz de bir gün bizim bakanlığın iç koordinasyon toplantısına katılırsanız eminim aynı şeyi dersiniz” sözleri üzerine “Siz gündemi gördünüz biz de kriptoları göreceksek neden olmasın” esprileri yapıldı. Referandum tartışmalarını dışişleri bakanı perspektifinden değerlendiren Davutoğlu’nun açıklamaları şöyle:

Hayır’ı içime sindiremem

Beni dışişleri bakanı olarak ilgilendiren 13 Eylül sabahındaki tablo, Türkiye’nin dışarıdaki görünümüne ne kazandırır ne kaybettirir? 13 Eylül’de benim halkımın böyle bir pakete hayır demesini içime sindiremem, bunu savunmakta çok büyük zorluk çekeriz. Dışarıda ben Türk halkı sivil bir anayasa istiyor ve demokratikleşe talebini daha da geniş alanlara yayıyor argümanını savunmakta zorluk çekerim.

AB’den gelen eleştirilere alışmalıyız

(Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten’in pakete desteğini açıklaması üzerine gelen tepkilere) Bizim bu tür açıklamalara alışmamız lazım. Nasıl Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden karar geliyor ve herkes açıklama yapıyor, artık bizim siyasetimizi evrensel standartlardaki bir siyasete dönüştürmemiz lazım. Bunu, iç siyasete malzeme haline getirmemek lazım.

‘Evet’le Türkiye’nin eli güçlenecek

11 Eylül’de AB gayrı-resmi dışişleri bakanları toplantısı için Brüksel’de olacağım. “Evet” çıkması durumunda AB ile uyum sürecinde Türkiye’nin eli güçlenecek. Bu pakette, hangi yönünü alırsanız alın, AB müktesebatı ve Türkiye’nin modernleşme çabası ile çelişkili tek bir madde yok. Daha önce de AB ile yaptığımız toplantılarda da bu paket masadaydı. Bu maddelerle ilgili ilerleme raporunda, tek bir olumsuz unsur olacağını düşünmüyorum. Raporda, Türkiye, ‘Yargı bağımsızlığını yok etti’ diye bir şey görmeyeceğiz. Bu konuda biz her türlü meydan okumaya hazırız.

HSYK değişikliği hükümetin aleyhine

Bu pakette yargı bağımsızlığı daha fazla garanti altına alınmaktadır. İlk defa HSYK’nın kendi iç teftiş mekanizması kuruluyor. Şu anki uygulama teftiş Adalet Bakanlığında. İkincisi şu an HSYK bütçesi, Adalet Bakanlığı kapsamında. Şimdi bağımsız bütçesi olacak. Aslında tüm bu değişiklikler yürütme aleyhinedir. Ekonomik ve sosyal konsey bir anayasal kurum haline geliyor. Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri için dünyanın her yerinde, Fransa’da, Amerika’da Meclis’ten seçim var. Ben dışişleri bakanı olarak göğsümü gere gere şunu açıkça söylüyorum. Paketi, dünyanın her yerindeki gibi, yargı özerkliğini teminat altına alan bir paket olarak savunurum.

Herkes elini vicdanına koysun

Şu söylenebilir, ’İçeriği doğru ama yöntemi yanlış’ O konuda da herkesin elini vicdanına koyması lazım. 2007’de seçimlerden sonra, kapsamlı bir anayasa yazımı konusunda komisyon oluşturuldu, muhalefet partileri ‘hayır’ dedi. Ben o dönemi kayıp olarak görüyorum. Bütün muhalefet partilerini gezdim, şu teklifi götürdüm ‘AB ile ilgili kanunlar teknik kanunlarsa yani sizin siyasi olarak muhalefet edeceğiniz içeriği yoksa uzlaşmayla bunları süratle geçirelim.’ İkinci önerim de bazı anayasal düzenlemeler konusunda birlikte çalışmaktı. Muhalefetin tutumu şuydu: ‘Yasaları konuşuruz ama anayasayla gelmeyin’. Anayasayı düzeltmeden yasalar üzerinde çalışmak, temeli sağlam olmayan binada çatıyla uğraşmaya benziyor. Şu anda yapılan da binaya koruyucu destek sağlıyor, yoksa temeli tümüyle değişmesi lazım. İnşallah bu düzenlemeden sonra ilk fırsatta kapsamlı bir anayasa gerçekleşir.

Paketteki eksikleri kapatırız

Paketteki sendikal hakları düzenleyen maddede grev hakkının verilmemesine yönelik eleştiriler var. Bunların hepsi konuşulmaya açık konular. İtiraz bu ise bunu hemen yaparız. Bu toplu sözleşmelerin bitmesi durumunda sonunda grev hakkı da verilir.

Meşruiyet tartışılamaz

Ne kadar oyla kabul edildiği hukuken bir meşruluk sorunu yaratmaz. Nasıl 1987 referandumu küçük bir marjla kabul edildi ve Türkiye’deki siyasal sahneyi etkiledi, bu sefer de aynı şekilde olur. Tartışma olmayacak netlikte evet çıkacağını tahmin ediyorum. Ancak zaten 1 puan fark da olsa meşruiyet tartışması olamaz.

Hürriyet



A.B.


İngiltere'de işkence şoku!

ingilteredeiskence57 yaşındaki bir İngiliz kadın, polisten yardım istedi, saatlerce şiddete maruz kaldı. Güvenlik kameralarındaki görüntüler, ülkeyi şoka soktu!

İngiltere’de, eski asker olan bir polis memuru 37 yaşındaki Mark Andrews, suçsuz olduğu halde 57 yaşındaki Pamela Somerville’yi gözaltına alarak karakolda döverken kameralar tarafından görüntülendi. 4 Temmuz 2008’de yaşanan olayın ortaya çıkan görüntüleri, İngilizlerin büyük tepkisine yol açtı. Polis Andrews, Oxford Magistrates Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıktı. Suçlamaları reddeden Andrews, perşembe tekrar hâkim karşısına çıkarılacak. Andrews, 12 ay hapis cezası alabilir.

Ameliyat olması gerekiyor

Kamuoyunun büyük tepkisine yol açan görüntülerde, dayakçı polis Andrews, elleri kelepçeli olan kadını sürüklüyor, döverek nezarete atıyor. Gözüne aldığı darbeler sonucu kadının kaşı patlıyor. Bir polis doktoru, kadının kanamasını durdurmaya çalışıyor. Kadın hastanedeki tedavinin ardından yine merkeze getiriliyor.
Piyasa konjonktür araştırmacısı Pamela Somerville, “Eşimle tartıştım ve dışarı çıktım, müzik dinlemek için arabama bindim. Uyuyakalmışım. Klimayı açık unutmuşum. Sabah motor çalışmıyordu, akü bitmiştir diye düşündüm. Bir kadın polis memurunun geldiğini gördüm ve takviye kablosu olup olmadığını sordum” dedi.

Polisin telsizle yardım istediğini ve iki polis aracının geldiğini anlatan Somerville, “Polislere ‘Takviye kablonuz var mı?’ diye sordum. Polis Andrews, çenemi kapatmamı söyleyerek hakaret etti. Suçsuz olduğumu söyledim fakat ellerimi kelepçeledi ve beni merkeze götürdüler” dedi. Alkol muayenesinden kaçmakla suçlandığını söyleyen Somerville, “Test yaptırmak istemediğimi iddia ediyorlar. Alkol ya da uyuşturucu almamıştım ve gerek duymuş olsalardı bunu kabul ederdim” dedi.

Somerville, şunları anlattı: “Ellerimi kelepçeleyen polis, sürekli küfür ediyor, şiddet uyguluyordu. Karakola geldiğimizde beni zemine fırlattı, tekme attı. Beni bir yerden başka yere savuruyordu. Yalvarıp ağlayarak durmasını istedim. Bir polis kanamayı durdurmak istedi. Hastanede kanamayı durdurdular ama etkileri hâlâ geçmedi. Sol gözüm çok hasar görmüş. Katarakt ameliyatı olmam gerekiyormuş."

Star/KA


porno izle