Üstün İnanç ile Mülâkat
Cuma, 09 Temmuz 2010 16:28
Üstün İnanç, Türkiye'de son yarım yüzyılın fikir âbidelerinden ve sanattaki zirvelerdendir. Başta üstat Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere inançlı, kararlı ve azimli olan ışık adamların çevresinde bulunan, kendisi de bugün bir üstat olarak gençlere faydalı olan, onlara doğru ve aydınlık istikametler gösteren Üstün İnanç, sıkı bir Marmaratörtür aynı zamanda. İnsanımızın üstün ahlâk ve fazilete ulaşması için, yeni nesillerin ecdadına lâyık olabilmeleri için, parlak medeniyetimizin bugün de anlaşılır olabilmesi için gece gündüz demeden çalışan, uğraşan, didinen, çırpınan ve zafer koşusunu önde bitiren bir Müslüman Türk münevveridir. Tiyatrodan sinemaya, edebiyattan basına velhâsıl kültür ve sanatın neredeyse bir çok dalında üstün ve iyi eserler bırakmış ve örnek olmuştur. Ardından gidilesi bir yol, örnek alınası bir sanat bırakmıştır. Bugün de yetiştirdiği gençlerin başarısını görüp Rabbine şükretmektedir. Gönül insanı Üstün İnanç, kendisinden yaşça, makamca, mertebece, birikimce küçük olan gençlerle de diyalog kurabilen ve onlara yüreğindeki gayreti, samimiyeti, coşkuyu ve himmeti aşılayabilen bir öncü isimdir. Nezaketiyle hüsn-ü misâl olan bir İstanbul Beyefendisidir. Yazarımız, münevverimiz Üstün İnanç ile yaptığım bu mülâkattan ben çok faydalandım. Siz değerli okuyucuların da aynı şekilde istifade edeceğinizi düşünüyorum. Bu mülâhaza ve temenni ile röportajı sizlere sunuyorum:
MEHMET NURİ YARDIM: Efendim Makedonya Gamzesi isimli romanınızda Osmanlı'nın son dönemlerindeki Jön Türkler’i, tünelin içinde kaybolan bir kuşak olarak değerlendiriyorsunuz. Jön Türklerden başlayıp günümüze geldiğimizde bizde “aydın”ların bir türlü milletiyle barışık münevver olamadığını söyleyebilir miyiz?
ÜSTÜN İNANÇ: Makedonya Gamzesi’nde ‘Jön Türkleri “tünelin içinde bir kuşak” olarak değerlendirmiyorum. “Jön Türk tünelinden” çıkamayan Osmanlı’yı anlatıyorum. (31 Mart hadisesi, Hareket Ordusu, vs.) Sözünü ettiğim “Jön Türk Tüneli”, İttihatçı mantığıdır. Maalesef bu mantık bugün de dipdiri duruyor. Bence yaşadığımız günlerin sıkıntılarının merkezinde o mantık vardır. Ülkedeki aydınların hepsinin o mantığın içinde olduğu iddiasını doğru bulmuyorum.
YARDIM: Diğer romanlarınız Yalnız Değilsiniz, İnsanlar Böyleydi, Ayıp Uşakları, Bir Kimlik Lütfen, Yazıklar Çıkmazı’nda da genelde toplumun meselelerine eğiliyor, çözüm yolları teklif ediyorsunuz. Türkiye’de roman bu anlamda bir sorgulama veya telkin aracı olarak kullanılabildi mi? Roman ne derece yerli ve millî olabildi? Romanımız insanımızı anlatabildi mi?
İNANÇ: Roman bize ithal olarak gelmiştir. Sırları açıklamak ve merak duygusunu gıdıklamak esasına dayanmaktadır. Onun için Müslüman’ca roman zor bir iştir. Bence yerli roman ilk zamanlarından itibaren vardır. Yani Mehmet Rauf, Halit Ziya Uşaklıgil’in ilk çalışmaları sayılmazsa, –ki o eserler neredeyse mota mot Batı taklididir- Hüseyin Rahmi Gürpınar bize ilk yerli roman sesini duyurmuştur.
YARDIM: Sizin nefis bir üslûbunuz vardır. Mehmed Niyazi Bey, bir yazısında bunu üstat Necip Fazıl’ın yanında yıllarınızı geçirmenize ve doğma büyüme İstanbullu oluşunuza bağlamıştı. Türkçe konusundaki düşünceleriniz nelerdir, lisânımız ne durumdadır. Geçmişle mukayese ettiğimizde Türkçenin hâli hakkında neler söylemek istersiniz? Siz İstanbul’un eski hayatını çok iyi bildiğiniz gibi İstanbul Türkçesine de vâkıfsınız. Lütfen bizi bu konuda aydınlatır mısınız?
İNANÇ: Mehmed Niyazi Beyefendi, düşüncelerine çok saygı duyduğum bir arkadaşımdır. Doğma büyüme İstanbullu olmamın üslûbumun belirmesinde elbette rolü vardır. Lakin “sırf bu sebep” ağır bassa, benimle birlikte yüz binlerce İstanbullunun üslûbu da aynı güçte olurdu. Halbuki böyle değildir. Asıl sebep üstad Necip Fazıl’ı gözleyişimdir. Başkaları onun “ironik” özelliklerine kapılırken, ben Türkçesine ve sanatkâr yanına göz diktim. Mehmed Niyazi dostum haklıdır. Geçmişle mukayese ettiğimizde, Türkçe’nin hali hakkında söylenebilecek tek laf: İçler acısıdır; o kadar! Maalesef gerçek İstanbul Türkçesi ve İstanbullu artık yoktur, ölü dil durumundadır. İstanbul’da konuşulan Türkçeyi anlatabilmek için konferans veya panel yapmak bile yetmez. O konuyu birazcık almak isterseniz, Şehir Tiyatrosu’nun eskilerine bakın. (Örnek: Rauf Altıntak, Metin Çekmez)
YARDIM: Hocam Allah bağışlasın oğullarınız Ertuğrul ile Emre de sanatın içindeler. Yanılmıyorsam biri tanbur, diğeri tef çalıyor. Demek ki, ikisi de sizden, birikiminizden feyz almışlar. Hezarfen olan babalarının hangi yönüne çekmişler acaba? Sanıyorum müziğe daha yatkın duruyorlar. Ertuğrul ve Emre İnanç’ın edebiyatla, romanla, yazıyla araları nasıldır?
İNANÇ: Ertuğrul İnanç tam bir entelektüeldir. Emre İnanç’ın da ondan geri kalan tarafı yoktur. Enstrüman açısından bakılacak olursa, Emre kuvvetli bir udidir; Ertuğrul ud, ney ve rebabta haşir neşir olmuş, kudümde karar kılmıştır ama asıl derinliği müzik teorisindedir. Hem Türk musıkîsi, hem de Klasik Batı Müziği dalında mütehassıs sayılabilir. Öte yandan gerek üslûb, gerekçe Türkçe açısından tam bir profesyoneldir. İngilizceyi ana diline yakın bilir. Ayrıca Osmanlıca yazıp, okur, İstanbul Üniversitesi’nde Eski Yunan ve Latince dilleri okumaktadır. Bu iki evladımın sanata yatkınlıkları bence irsidir. Rahmetli babamın sesi pek güzeldi. Kuleli Askeri Lisesi’ndeki lakabı, “Bülbül Fehmi” imiş. Ablası olan rahmetli halam bir albay eşiydi ve Neşetkâr ustasıydı. Rahmetli Sadi Hoşses’in kendisine fevkalade hürmet ve hayranlık duyduğuna gözlerimle şahit olmuşumdur. Bunların yanı sıra, rahmetli küçük halam da, rahmetli annem de ud çalarlardı. Benim o sahada kabiliyetim yoktur.
YARDIM: Uzun zamandır Fatih’te oturuyorsunuz. Fatih semtini zannediyorum çok seviyorsunuz. İstanbul’un ruhunuza âşina olan başka hangi semtleri var, onlardan da bize söz eder misiniz?
İNANÇ: Bir gün Fevzipaşa Caddesi’nde (Fatih) yürürken Fatih Camii’nde çifte müezzinli ezan başladı. İnanır mısınız, vücuduma tatlı, hafif bir duygu akıyordu. Neyse, Salavât ve duadan sonra kendi kendime mırıldandım: “Anama, avradıma sövseler bile Fatih’ten ayrılmam!” Evet, Fatih’ten sonra Çengelköy’ün sahil kısmına âşığım. Hayalim oraya yerleşmekti ama kısmet değilmiş!..
YARDIM: Bir konuşmanızda üstat Necip Fazıl’dan digergamlığı öğrendiğinizi söylediniz. Bir çok kavram gibi bu söz de bugün mahiyetini kaybetti ne yazık ki. Bu tür kavramları toplum ne yazık ki çok fazla bilmiyor. Bilenler bir elin beş parmağını geçmiyor. Yine sözkonusu mülakatta “Büyük Doğu Aşısı"ndan söz ediyorsunuz. Bu kavramdan ve bu aşıdan bahseder misiniz?
İNANÇ: Diğergâmlık İslam kültür ve medeniyetinin özüdür. Elbette Büyük Doğu bu kültür ve medeniyetin sevdalısıydı ve bir terbiye mektebi özelliğindeydi. Oradan çok şey aldık, çok şey kazandık…
YARDIM: Üstad Necip Fazılla hâtıralarınız çok fazla. Büyük Doğu dergisinde sinema ve tiyatro yazıları yazdınız. “Benim kalem ve sanatçı mayamı Necip Fâzıl yoğurmuştur.” diyorsunuz. Necip Fazıl ve Büyük Doğu hareketi hakkında özetle neler söylemek istersiniz?
İNANÇ: Necip Fazıl Üstad’ın iki yapısı vardı. Birisi olağanüstü sessiz ve derin şair tabiatı, diğeri İslâm’a ve vatan davasına yan bakanların üzerine kartal gibi çöküp, pençesiyle vurma özelliğiydi…
YARDIM: Bu arada bir hâtıralarınızdan yola çıkarak bir Necip Fazıl kitabı yazdığınızı öğrendik. Bu kitabın serencamı nedir? Kısmetse ne zaman neşredilecek, ne zaman okuyabileceğiz?
İNANÇ: Bu kitap Necip Fazıl’la olan hâtıralarımın bir kısmını ihtiva edecek. Nasipse 2010 yılı içinde tamamlayacağım.
YARDIM: Dönemin halka açık bir akademisi gibi olan Marmara Kıraathanesi’ne de uzun zaman devam ettiniz. Mehmed Niyazi Bey ve Ahmet Güner Bey Marmaratörleri yazdılar, siz de düşünüyor musunuz? Sizin bakış açınızla Marmara nasıl bir muhitti ve müdavimleri nasıl insanlardı?
İNANÇ: Bence bu konudaki doyurucu bilgi, Mehmed Niyazi Bey’in kitabında mevcuttur.
YARDIM: Bir ara Necip Fazıl’ın “Sultan Abdülhamid” oyununu sahnelediniz. O dönemde padişaha bakış genelde daha farklıydı ve peşin hükümlerle doluydu. Bugün doğru tarih konusunda bir ilerleme kaydedildi sanki. Padişahlarımıza, ecdadımıza daha insaflı ve hakperest bakışlar çoğaldı. Acaba tarihimizi, hele yakın tarihimizi daha doğru okumaya başladık mı dersiniz?
İNANÇ: O zamanlar yakın tarihimize bilgisizce bakmanın bağnazlığı hakimdi. O yüzden çok baskılar yaşadık, büyük sıkıntılar çektik. Şu anda o konulara daha sakin ve yumuşak bakılıyor. Memnunluk vericidir…
YARDIM: Geçmişte iyi bir tiyatro eğitimi aldınız. “Çar Tabancası”, “Kurt Kapanı”, “İlk Kurşun” ve “Sultan Abdülhamid” görev aldığınız, oynadığınız tiyatro eserleri… İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı, Gösteri Sanatları Merkezi Müdürlüğünü de uzun yıllar yaptınız ve bir çok sanatçı yetiştirdiniz. Tiyatromuz hakkında genel kanaatiniz nedir? Tiyatromuz millî olabildi mi?
İNANÇ: Tiyatro eğitimim tam değildir. Çocukluğumdan itibaren Şehir Tiyatrosu’nun devlerini yakından görüp tanımak, onların provalarını ve oyunlarını seyretmek fırsatım oldu. Bu bir değil, bin tiyatro eğitimi almaya bedeldir. Tiyatromuz henüz tam millî olamamıştır.
YARDIM: Basın Yayın ve Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan mezun oldunuz ve 1956 yılında Tercüman gazetesinde çalışmaya başladınız. Babıâlide Sabah, Bugün, Son Havadis, Tercüman, Zaman ve Yeni İstanbul gazetelerinde çalıştınız. Yani basın sektöründe hem mektepli, hem de alaylısınız. Eski Bâbıâli ile bugünkü medyayı mukayese ettiğinizde neler görüyorsunuz?
İNANÇ: Eski Babıâli’de gerçek gazetecilik yapılıyordu. Şimdi ise sanal medyacılık var!..
YARDIM: İlk yazılarınız Yelken, Durum ve Sanatkâr dergilerinde yayımlandı. Edebiyatla münasebetinizi hiç kesmediniz. Geçmişte edebiyat hayatı biraz da dergi çıkaranların eliyle şekilleniyordu. Çünkü ‘mektep’ dergiler vardı. Bugün de aynı şey söylenebilir mi? Yoksa ‘okul’ dergiler çok mu azaldı?
İNANÇ: Ne yazık ki şimdi öyle dergiler hem yok, hem de bu işin baş unsuru olan dil bozuk…
YARDIM: Biliyorsunuz yaygın medyada artık bir de internet dünyası var. Televizyonların, gazetelerin, dergilerin ve radyoların dışında siteler giderek çoğalıyor. İnternet âlemiyle aranız nasıl? Kültür ve sanat dünyamızla ilgili ciddi siteler de var. Bu yolla edebiyatımıza, sanatımıza katkı sağlanabilir mi?
İNANÇ: Ben Hâlâ yirminci yüzyıldayım. Henüz yirmi birinci yüzyıla ayak atamadım.
YARDIM: Az önce Necip Fazıl’la alakalı hâtıralarınızı sormuştum. Ama siz üstadın yanı sıra bir çok değerli isimle de yakınlıklar kurdunuz. Sinema, tiyatro, basın, fikir hayatı ve cemiyet aleminden tanıdığınız yüzlerce şahsiyetle ilgili ilgi çekici kayda değer mühim hâtıralara sahip olduğunuzu biliyorum. Bunları da yazacak mısınız, yazıyor musunuz?
İNANÇ: Şimdilik böyle bir şey düşünmüyorum.
YARDIM: Geçen yıl yakın dostlarınızdan Ergun Göze, Yücel Çakmaklı (Ki, ESKADER’in sizin için düzenlediği saygı toplantısına gelmiş ve hakkınızda güzel bir konuşma yapmıştı), Ömer Lütfi Mete, İlhan Ayverdi ve daha bir çok sanatkâr ebedi âleme intikal etti. Bu husustaki duygularınızı merak ediyorum.
İNANÇ: O rahmetlilerin hepsine saygım ve sevgim vardır. Onları aziz bir hâtıra olarak gönlümde taşıyorum.
YARDIM: Geleneği bozmayayım diyorum ve bu tür röportajlarda sorulan son bir soruyla bağlayıp sormak istiyorum. Günümüzde şiire, edebiyata, yazıya, sinemaya, tiyatroya meraklı pek çok genç var. Ama rehber, iyi örnek bulma konusunda sıkıntıları gözlenebiliyor. Kültür ve sanata meraklı yeni nesillere neler tavsiye edersiniz? Kendilerini önce yetiştirmek ve daha sonra da mensubu oldukları bu büyük millete hizmet edebilmek, eser bırakabilmek için hangi eserleri ve kimleri okusunlar, hangi tiyatro ve sinema filmlerini takip etsinler, kendilerine nasıl bir yol tavsiye edersiniz?
İNANÇ: Okuma meraklarını aşka dönüştürüp, obur gibi okusunlar. Şunu, şunu okusunlar gibi bir tavsiyem olmaz. Eğer sistematik bir öğrenme istiyorlarsa, önümüzdeki güz mevsiminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Gösteri Sanatları Merkezi Yazarlık Bölümü’ne başvursunlar. Belki benim talebem de olurlar…
Mehmet Nuri Yardım- sanatalemi.net